BBoard stellt seinen Betrieb ein, Details hier
Yesilcam Tarihi | yankesici.bboard.de
yankesici.bboard.de
.....:::::HER KONUYA ACIK FORUM SITESI:::::.....


 

SSS Arama Üye Listesi Kullanıcı Grupları Profil Kayıt Ol Login
     
 

Yesilcam Tarihi



 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    yankesici.bboard.de Forum Ana Sayfası -> Yesilcam
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
xstardelcon
Administrator
Administrator


Gender: Gender:Male
Kayıt: 04 Arl 2006
Mesajlar: 50
Nerden: Zürich

MesajTarih: 05.12.2006, 13:46    Mesaj konusu: Yesilcam Tarihi Alıntıyla Cevap Ver

Kaya Özkaracalar - Sinema Dergisi - Eylül'99
Karaoğlan, Malkoçoğlu ve Tarkan filmleri. Bunlar sadece resimli roman uyarlamaları değil, aynı zamanda herşeyiyle bize ait, benzeri zor bulunur bir film türünün de örnekleri. Günümüzde çok yanlış bir uygulamayla özel televizyonların öğleden sonra kuşaklarında "kuşa" dönerek gösterilen bu filmlerin sansürsüz halleri özel bir ilgiyi hakedecek kadar erotizm, şiddet ve fantazi içeriyor.

Yeşilçam'ın az sayıdaki bilim-kurgu örneği, kovboy filmleri ve benzer janr (tür) sineması ürünleri, "özenti" ya da "taklit" filmler oldukları gerekçesiyle kimilerince pek makbul sayılmazlar. Genellikle çizgi-romanlardan uyarlanarak yapılan tarihsel-kostüme filmlerin "yerli" niteliği daha sağlamdır ama bu filmler de genellikle benzer bir burun kıvırma ile karşılaşmışlardır.

Aslında 1960'larda Karaoğlan filmleriyle başlayan çizgi-roman uyarlamalarından önce de tarihsel-kostüme filmler çevrilmiş ülkemizde. "Onüç Kahraman" (1943) ve "Akıncılar" (1948) bu türün en eski örneklerinden bazıları olarak gözüküyor. Özellikle 1950'li yılların ilk yarısında, konuları genellikle Osmanlı döneminde geçen pek çok kahramanlık filmi çekilmiş. Ancak at binen, kılıç kuşanan kahramanların beyazperdelerimizde tozu dumana katmasını, esas olarak çizgi-romanlara borçluyuz. Herşey 1959'da Akşam gazetesinde başlar. Tarihsel romanlarıyla tanınan Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun yazdığı öyküler Ratip Tahir Burak'ın çizgileriyle buluşur ve çizgi-romana dönüşür. Kısa sürede Burak'ın yerini genç çizer Suat Yalaz alır. Bu çizgi-romanlarda Kaan adlı bir kahraman ön plana çıkar. Kozanoğlu'nun 1962'de gazeteden ayrılmasından sonra Yalaz, bu tiplemeyi Karaoğlan adıyla kendisi yazıp çizmeye girişir. Aynı yıl Atıf Yılmaz bu kahramanı, senaryosunu Yalaz'ın yazdığı "Cengiz Han'ın Hazineleri" ile beyazperdeye taşır. Ancak başrolde Orhan Günşıray'ın, onun sevgilisi Çavdar Tarlası rolünde Fatma Girik'in ve kötü adam rolünde Öztürk Serengil'in oynadığı, özgün müziklerini Ruhi Su'nun yaptığı bu filmin hemen ardından devam filmleri çevrilmemiş. 1965'te bu kez Yalaz kolları sıvıyor ve yapımcı-yönetmen-senarist olarak sinemaya geçiyor. Karaoğlan'ı canlandıracak oyuncu bulmak için Akşam'da büyük boy ilanlar yayınlanıyor. Başvuranlar adaylar arasında önce bir türlü uygun birini bulamıyor. Derken Ankara'dan konservatuar mezunu, genç tiyatro oyuncusu Kartal Tibet başvuruyor. Araştırmacı-yazar Levent Cantek'in Türkiye'de Çizgi Roman adlı eserinde aktardığına göre Yalaz bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Kartal'ın ismi dikkatimi çekti benim. Hem Kartal, hem Tibet, sanki ben uydurmuşum gibi... Kartal'ı gördüğüm zaman baktım, 1.85 boy.. Boylu, poslu yüzü de fazla silik. (...) Tamam dedim. Ben buna peruk koyacağım, kaşlarını da boyarım... Yani çizdiğim Karaoğlan'ı olduğu gibi yüzüne koyarım." Karaoğlan filminin Temmuz, Ağustos sıcağında Anadolu bozkırında 45 günde gerçekleşen çekimlerinde kalabalık bir figüran kadrosu, hatta 60 civarında at kullanılmasından dönemin sinema basınında övgüyle sözediliyor. Karaoğlan filmlerinin ünü kısa sürede ülke dışına taşıyor. Fransız sinema dergilerinde Karaoğlan'dan (Fransızlar'ın kılıçlı-pelerinli kahramanlarına atfen) "Türk usülü Pardayan", Kartal Tibet'ten ise "Türk Alain Delon'u" diye sözediliyor. Yalaz ile Tibet arasındaki verimli işbirliği birkaç yıl sürüyor, bu zaman zarfında çok sayıda Karaoğlan filmi çekiliyor.

Karaoğlan filmlerinin gördüğü ilgi üzerine bir diğer çizgi-roman kahramanı, 1965'te Cumhuriyet gazetesinde Ayhan Başoğlu'nun yaratmış olduğu Malkoçoğlu 1966'da Süreyya Duru tarafından beyazperdeye uyarlanıyor. Malkoçoğlu'nu sinemaya jön olarak başlayıp "Horasan'ın Üç Atlısı" (1965) ile tarihsel filmlere geçen Cüneyt Arkın canlandırıyor. Orta Asyalı Karaoğlan'dan farklı olarak Malkoçoğlu, Fatih dönemine ait bir kahraman olduğu için çekimlerin önemli bir bölümü Istanbul surları, Yedikule zindanları, Ayvansaray, Yerebatan Sarayı gibi gerçek tarihsel mekanlarda gerçekleşiyor. Hatta St. Antoin kilisesindeki çekimlerde kilisenin gerçek papazları kamera karşısına geçerek rol icabı Selma Güneri ile birlikte ayin yapmışlar. Malkoçoğlu'nun çekimlerinde bulunan Ses dergisi muhabiri izlenimlerini şöyle yazmış: "Doğrusu Cüneyt Arkın, bu rol için kendini iyi yetiştirmişti. Aylarca aletli jimnastik dersleri almış, kılıç talimleri yapmıştı. Hareketleri mükemmeldi, etkiliydi." Malkoçoğlu gösterime girmeden önce Ses dergisi şöyle soruyordu: "Bakalım Karaoğlan Kartal Tibet mi, yoksa Cüneyt Arkın Malkoçoğlu mu seyirciyi daha çok etkileyecek?"

Malkoçoğlu serisi 1970'li yılların başlarına kadar sürdü. 1972'den itibaren Arkın, Natuk Baytan yönetiminde Kara Murat filmleri çevirmeye başladı. Öte yandan Tibet, 1960'lı yılların sonlarına doğru daha paralı yapımcılara transfer oldu. Tibet, birkaç yıllık bir aradan sonra "Karaoğlan Geliyor: Cengiz Hanın Hazineleri"nde (1972) bu kez Mehmet Aslan'ın yönetiminde kendisini sinemada vareden role geri dönecekti. Tibet bu arada Tarkan filmlerinde başrol oynadı.

Sinemamızın klasikleri arasında sayılması gereken eski, siyah-beyaz Karaoğlan ve Malkoçoğlu filmleri ne yazık ki günümüzde televizyon kanallarında boy göstermiyorlar. Oysa estetik (ve varsa "sanatsal") özelliklerinin yanısıra en azından taşıdıkları kültürel kodların incelenmeye değer olduğuna kuşu yok. Örneğin bu filmlerin kaynağı olan çizgi-romanlar hakkında Levent Cantek çok ilginç tespitler yapıyor. Bugün bu tip Orta Asya/Osmanlı menşeili kahramanlar genişçe bir çevre tarafından aşırı sağcı kesimlerin malı olarak görülüyor. (Buna en son örnek ise Leman dergisinin DSP-MHP koalisyonunu hicveden Karaoğlanlı-Tarkanlı kapak karikatürü.) Oysa hem Karaoğlan, hem de Malkoçoğlu dönemin sol eğilimli gazetelerinde yaşama gözlerini açmışlar. Hatta Suat Yalaz, yazar Kozanoğlu'nun aksine Akşam'dan transfer olmayı kabul etmemesini "sağcı, besleme, memlekete zararlı" gazetelerin tirajını arttırmayı istememesiyle açıklıyor. Yalaz, Cengiz Han dönemini seçmesini de Karaoğlan'ın "güçlü ve diktatör bir adama, (...) yukarıdaki otoriteye karşı adaleti kollayan" bir kahraman olmasını istemesine bağlıyor. Nitekim (bugünkü Ecevit'ten farklı olarak!) solcu gençlerin dağa taşa "Umudumuz Ecevit" yazdığı günlerde CHP liderinin halk arasında Karaoğlan olarak anılması çizgi-roman kahramanı Karaoğlan'ın bu imajıyla uyum gösteriyor. Cantek'e göre tarihsel çizgi-roman kahramanlarının aşırı sağcı kesimlerin tekeline geçmesi, Karaoğlan sonrası bir dönemde gerçekleşmiştir. Karaoğlan'dan sonra piyasaya çıkan kahramanlar "devletin" hizmetindeki savaşçı kimlikleriyle öne çıkmışlardır.

Tarkan çizgi-romanı 1967'de Sezgin Burak tarafından Hürriyet gazetesi sayfalarında yayınlanmaya başladı. Tarkan, yalnızca son derece özenli resimleri ile değil, aynı zamanda değişik öyküleri ile de diğer tüm tarihsel çizgi-romanlardan ayrı bir değer taşır. Batı Hun hakanı Atilla'nın gözde savaşçısı Tarkan'ın maceraları kuzey-orta Avrupa'da cereyan ediyor, dolayısıyla Vandallar, Vikingler ve benzeri kavimler bu macereların eksenine oturuyordu. Yani Malkoçoğlu, Kara Murat, vb gibi 500 yüzyıl öncesinin dünyasını değil de 1500 yıl öncesinin dünyasını yansıtıyordu. Dolayısıyla Tarkan çizgi-romanlarının ve de bu kaynağa oldukça sadık kalarak çevrilen filmlerinin diğerlerinden çok daha büyüleyici, efsanevi, mitik ve fantastik bir havası vardı. Orta Çağlar'ın bildik kılıç-pelerin filmlerinden ziyade adeta Conan, Herkül gibi tarihöncesi Karanlık Çağlar'da geçen kılıç-sandalet filmlerine yakındılar. İngiliz araştırmacı-yazar Pete Tombs "Mondo Macabro" adlı eserinde, Tarkan filmlerinin dünya fantastik sinemasının en iyi niteliklerini barındırdığını boşuna söylemez.

İlk Tarkan filmi, 1969'da Tunç Başaran tarafından çevrildi, yönetmenlik görevini daha sonra Mehmet Aslan üstlendi. Öncelikle itiraf edelim ki Tarkan filmlerinde, pek ırkçılık boyutlarına varmasa da buram buram şoven bir milliyetçilik sırıtıyor. Ancak bu şovenizm çok şükür o kadar saçma şekillerde tezahür ediyor ki gülünç olmaktan kurtulamıyor. Örneğin ulus/millet kavramının olmadığı bir çağda sık sık "Türk ulusu" lafları duyuyoruz. Üstelik "Türk" sözcüğü Atilla'dan birkaç yüzyıl sonra Göktürkler'le birlikte kullanılmaya başlanacak olmasına karşın Tarkan kendini "Hun Türkü" olarak tanıtıyor. Ve saire, ve saire... Ancak bunlar bir yana, Tarkan filmleri birer popüler sinema başyapıtı niteliği taşıyorlar kanımca. Genç yaşta bir gün kendini camdan aşağı atarak intihar eden Sezgin Burak'ın çizgi-romanlarından uyarlanan (ve de çoğunun senaryosunu bizzat onun yazdığı) Tarkan filmlerinde "yok" yok, herşey var: Uzun deniz yolculukları ile varılan uzak diyarlar, adam yiyen dev ahtapotlar, gizli bir mağarada taşa saplı kutsal kılıçlar, sisli ormanlar, harabe şatolar, uçurumlar, bataklıklar, gizli geçitler, öldürücü güzellikte kadınlar, garip ayinler, bol bol çıplaklık, yatak sahneleri, peçe takıp zevk için genelevlerde çalışan imparatoriçeler, zindanlar, çılgın orjiler, büyücüler, yılan dolu kuyular, tek gözlü iri kıyım adamlar, dev örümcek ağları, cadılar, vampirler, büyücüler, bol bol kan, Kung-Fu yapan Çinliler, zenciler, Roma arenalarında gladyatör döğüşleri, ırza tecavüzler, zincire vurulup kırbaçlanan güzeller, boğazına kadar toprağa gömülüp kafası tekmelenen adamlar, yani aklınıza gelebilecek her türlü fantastik, erotik ve de sadistik motif....

Aslında tam bir "geceyarısı sineması" ürünü olan Tarkan filmleri ne yazık ki son zamanlarda televizyonlarda sanki çocuklara hitabeden filmlermiş gibi öğlen saatlerinde gösteriliyorlar ve böyle olunca beklenildiği gibi yoğun biçimde sansürleniyorlar (Bu filmler, geçmişte göçmen Türk toplumu için Almanya'da sansürsüz olarak video piyasasına sürülmüştü; ülkemizde de RTÜK öncesi dönemde televizyonda sansürsüz olarak gösterilmiş oldukları söyleniyor). Serinin en hayranlık uyandırıcısı olan "Tarkan Altın Madalyon"a (1972) bir bakalım. Bu film, "Tarkan Gümüş Eğer"in (1970) devamı niteliğinde. O filmde Tarkan'ın yokettiği büyücü Goşa (Halit Refiğ'in eski karısı, İsveçli "Eva Bender", gerçek adı: Eva Abramson), bu filmde diriltilecektir. Filmin başlarında bir rahibe ve üstsüz bir dansöz kaçırılıyor. Daha sonra bu kurbanlar, her ikisi de üstsüz olarak, kötü bir büyücü tarafından gizli bir mabette haça geriliyorlar. Büyücü her iki kadını da bıçaklıyor ve oluk oluk akan kan haçların dibindeki kanallar aracılığıyla bir iskelete ulaşıyor. İskelet yavaş yavaş kanla birlikte dirilip çırılçıplak durumdaki genç ve güzel Goşa'ya dönüşüyor ve (göğüs uçları saçları tarafından örtülen) Goşa diriliyor. Filmi televizyonda izlediğinizde ise rahibenin kaçırılmasının hemen ardından Goşa'nın dirildiği ana geçiliyor. Filmin diğer bir kaydadeğer sahnesinde ise çırılçıplak olarak ata binmiş Goşa, Tarkan'ın arkadaşlarından birinin yavuklusunun karşısına çıkıyor ve genç kadını ipnotize ediyor. Genç kadın, bilinçsizce Goşa'ya doğru ilerlerken dev bir örümcek ağına yakalanıyor ve Goşa, onun kanını içiyor. Bu sahne televizyonda gösterildiğinde yakın plan çıplaklık içeren kareler, ve bu arada kan içme anları, kesilmiş durumda: yalnızca zavallı kadının dev örümcek ağına yakalanışını görüyoruz. Tarkan sislerle kaplı bir ormanın içinden, bir uçurum arasındaki asma köprüden geçerek Goşa'nın şatosuna ulaşıyor. Burada yerden kazıkların yükseldiği bir odada metalik bir adamla mücadele ediyor. Onu tek zayıf noktası olan gözlerinden kazıklayarak öldürdükten sonra çılgın kahkahaların geldiği başka bir odaya geçiyor. Duvarları kıpkırmızı renkteki bu odada yüzü kukuletalı bir savaşçıyla kılıç döğüşü yapıyor. Tarkan, bir kılıç darbesiyle rakibinin üstündeki elbiseyi yırtıyor ve elbisenin ardından savaşçının dolgun göğüsleri görülüyor. İkinci bir kılıç hamlesiyle kukuletayı çıkarınca (evet, bildiniz) Goşa'nın yüzü meydana çıkıyor ve Tarkan'ı ipnotize ediyor. Aniden odanın zemininde dev bir örümcek ağı deseni beliriyor ve Goşa, bu desenin üzerinde yere yıkılan Tarkan'ın üstüne binip onun kanını içiyor. Daha sonra Goşa bir mahzende dev bir örümcek ağının içindeki Tarkan'ın önünde çırılçıplak dansederken görülüyor. Ama tabii ki televizyonda bunları görmüyoruz, Tarkan'ın kukuletalı savaşçıyla kılıç döğüşüne girişmesinden itibaren herşey, Goşa'nın Tarkan'ın kanını içmesi, sonra önünde dansetmesi tamamen kesilmiş.

Kara Murat filmleri de televizyonda gösterildiklerinde sansürden payını alıyorlar. Örneğin, Natuk Baytan'ın yönetip Cüneyt Arkın'ın oynadığı serinin ilk filminin açılışında Turgut Özatay'ın oynadığı Kazıklı Voyvoda'nın emriyle Hıristiyan olmayı reddeden bir adamın karısının göğsünün deşilerek kalbinin çıkarıldığı sahne, film geçen aylarda televizyonda gösterildiğinde kesilmişti. Bu arada genişçe bir parantez açıp Kazıklı Voyvoda'nın Yeşilçam'ın tarihsel kahraman filmlerinde sıkça boygösteren bir kötü adam karakteri olduğunu belirtelim. Bu zalim hükümdar önce "Malkoçoğlu Krallara Karşı"da (1967) boygöstermiş. Bir Behçet Nacar filmi olan "Kara Boğa" (1974; yön: Yavuz Figenli) ise oldukça ilginç bir film çünkü İngiliz yazar Bram Stoker'e Dracula karakterini yaratmasında kısmen esin kaynağı olan Kazıklı Voyvoda, bu filmde bir vampir olarak tasvir ediliyor. Filmin başlarında Altan Günbay'ın canlandırdığı Voyvoda'nın "bakire" kızları boyunlarından ısırıp kanını içtiğini görüyoruz. Değme "gore" filmlerini aratmayacak derecede kanlı finalde ise Kara Boğa (B. Nacar), Voyvoda'yı önce göğsüne tahta bir kazık çakıp, sonra da kafasını kesip öldürüyor.

Yeniden Kara Murat filmlerine dönecek olursak, Fatih'in Fedaisi 1976'da uluslararası pazarlara açılıyor. O dönemki düşük bütçeli İtalyan sinemasının gözde seks yıldızlarından Daniela Giordana'nın rol aldığı ve ülkemizde "Kara Murat Şeyh Gaffar'a Karşı" adıyla gösterilen "Kara Murat la Belve dell'Anatolia"nın jeneriğinde Cüneyt Arkın'ın adı "George Arkın", Natuk Baytan'ınki ise "Herb al Baurr" olarak geçiyor ("Herb al Bauer", Baytan'ın yönettiği ortak yapımların uluslararası piyasalara sürülen versiyonlarında sıkça kullanılan bir takma ad: "Üç Kağıtçılar" ve "Babanın Evlatları" adlı komedi-aksiyon filmlerinin Batı'da piyasaya sürülen versiyonlarında da yönetmen olarak bu ad geçiyor). Bir sahnede donuna kadar soyunan Giordana'nın yanısıra Pasquale Basil gibi çok sayıda başka İtalyan oyuncunun da rol aldığı bu Kara Murat filmi, İtalya'nın yanısıra Fransa ve İngiltere'de de piyasaya sürülmüş. Cüneyt Arkın'ın uluslararası piyasalara çıkan bir diğer tarihsel kahraman filmi ise yine Natuk Baytan'ın yönettiği "Kılıç Aslan" (1975). Bu filmin Lion Man (Aslan Adam) adlı İngilizce dublajlı videosu İngiltere, ABD ve Kanada'da bir zamanlar piyasaya çıkmış. Cüneyt Arkın'ın adı İngiltere'de "Steve Arkın", Amerika'da ise "George Arkın" olmuş. Bu kez Natuk Baytan'ın adı aslına nispeten uygun biçimde "Natuck Baitan" olarak geçiyor. İşin ilginci, Eriş Akman'ın (jenerikte "Erich Akman" olarak geçiyor) yapımcı olduğu ve yardımcı bir rolde yeraldığı "Lion Man 2: the Witchqueen" (Cadı Kraliçe) adlı bir film daha var ama "Lion Man"in devamı olarak takdim edilmesine karşın bu filmde Cüneyt Arkın yok ve Kılıç Aslan / Lion Man'in aksine konusu Osmanlı döneminde değil de antik çağlarda geçiyor!... Üstelik "Lion Man 2"nin yeni bir filme açık kapı bırakan finalinde "Lion Man 3: The Ring of the Magus"un (Büyücünün Yüzüğü) duyurusu yapılıyor ama bu filmin izine rastlamak şimdiye kadar mümkün olmadı.

Yeşilçam'daki tarihsel kahraman filmleri 1978 tarihli "Kara Murat Devler Çarpışıyor"a kadar temposu düşerek de olsa sürecekti. 1979'a geldiğimizde, birkaç yıl önce başlayan seks-komedileri furyası açık biçimde pornoya dönüşerek Yeşilçam'ı istila etmişti. 1980'le birlikte seks furyası sona erdirilince Yeşilçam adeta "nerede kalmıştık" diyerek bir süre Cüneyt Arkın'lı filmlere yeniden yöneldi. Bu dönemde Cüneyt'li kimi aksiyon-polisiye filmlerinin yanısıra iki adet de Cüneyt'li tarihsel film çekildi: "Kanije Kalesi" ve "Son Akın" (her ikisi de 1982; yön.: Yılmaz Atadeniz). "Son Akın", çok manidar bir ad taşıyordu çünkü artık köprülerin altından çok sular akmıştı. Videonun rekabeti karşısında can çekişen Yeşilçam zaten birkaç yıl sonra Özal'ın ekonomik "liberalizasyon" furyasında son nefesini verecekti.
_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    yankesici.bboard.de Forum Ana Sayfası -> Yesilcam Tüm saatler GMT +1 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


 
     
Original World of Warcraft™ Horde forum design by boo, 2004 - ez-life.net
World of Warcraft™ is a trademark and Blizzard Entertainment is a trademark or
registered trademark of Blizzard Entertainment in the U.S. and/or other countries.



Powered by phpBB 2.0.23 © 2001, 2002 phpBB Group

BBoard.de bietet Ihnen ein Kostenloses Forum mit zahlreichen tollen Features

Impressum | Datenschutz